Hayat
Beni nasıl bir hale getirdiyse
Artık ben değil
Herşey, herkes
Benim peşimden koşmakta.
Artık
Ben onlara değil,
Herşey, herkes
Bana yetişmeye çalışmakta.
Arkama baktığımda
Herşey, herkes..
Sanki;
Çok uzakta..


Hayat
Beni nasıl bir hale getirdiyse
Artık ben değil
Herşey, herkes
Benim peşimden koşmakta.
Artık
Ben onlara değil,
Herşey, herkes
Bana yetişmeye çalışmakta.
Arkama baktığımda
Herşey, herkes..
Sanki;
Çok uzakta..


Kaç cümle kurulmuştur insana dair. Kaç harf harcanıp, kelime sınırsızlığından faydalanıp kaçıp gitmiştir bu tanıma. Yok yalan demem hiç birine. Yalanlayamam aptal yürekleri, kendince bu duygulara hakim olduğunu sanan aşk filozoflarını dahi. Deneyim delisi oldum, o acıdan o acıya koştum, zamanla olgunlaşıp duruldum diyen onlarca saf beyine dahi saygım var eninde sonunda hala akıllanamadıklarını anlayabilecek kadar salak olmadıkları için.
İnsanlığın gittiği yol dümdüz ve iğne atsan, atılmaz dahi..
Basmakalıp metodlar, klişeleşmiş herşeye olan alışılmışlık, körükörüne olan yüzlerce inanç, adet, töre..
Hakkında deneyimi olmayı bırak, en ufak bilgisi olmadığı halde ağzı bu konu üzerinde bi türlü kapanmayan tonlarca koyun dolu bu yolda çobanlıkla mı övündünüz? Yanlış yolun ha yöneticisi olmak, ha başında olmak, ha yola bakmadan sapmak?
Övündüğünüz değerlere tekrar bir gözatmanız gerek. Sizin farklı sandığınız, aynı elmanın laciverti.
Önemsemediğiniz küçük detaylarda büyük depremlere sebep ince fay hatları..
Önemsemesenizde, önemsediklerinizin beş para etmediğinin bir türlü farkında olamayacağınız içler acısı..
Övündüğünüz acılar sayesinde, bir gün hayatın sillesini yediğinizde asıl yaşlanmaya başlayacaksınız ne acı..
Başkalarının kararları sizi kararlarınızdan caydırabiliyor ne yazık..
Sizin yerinize başkaları onay ve karar verebiliyor çok vahim..
En kötü kısmıysa bu yolun çıkmaz yol oluşu, bir çoğunuzun gittiği yerin aynı yol oluşu.. bunların bilincindeyim ama yok yalan demem hiç kimseye, onlardan olmak istemem. Deneyimliyim, bilinçliyim, olgunum diyemem asla, bilmediğim milyonlarca şeyin yanında bildiklerimi kakamam kimsenin başına..
Gizem Oluş

Ufacık yağmuru kolluyordu içimdeki kurak araziler, ufak tefek şeylere alınıyor, küsüp içine kapanıyordu bahçemdeki güzelim çiçekler. Yağmura hasretlerinden aldıkları kuru nefesin önemi bile kalmamıştı, biliyorlardı. Güneş bu şehri seneler önce terketmişti, ve bir daha kimse ondan haber alamamıştı. Binlerce çiçek vardı bu bahçede, rengarenk. Güneş gittiğinden beri hepsi çirkin sarı bir hale bürünmüştü. Biliyorlardı seneler öncesinde kalmıştı bu bahçenin şen kahkahalı, küçük parmaklı çocukları. Şimdilerde yine gelseler eminim güneş gibi doğardı parıl parıl saçları bahçeme. Çiçeklerde biliyordu, bekliyordu senelerdir bekliyorlardı “eskiye döner birgün herşey” diye.
Dönmüyordu, olmuyordu. Senelerdir ne yağmur, ne güneş bu şehre uğramıyordu. Çocuklar çoktan büyümüşlerdi. Kahkahalar, oyunlar, elleriyle suladıkları çiçekler gibi tarihe karışmışlardı. Farklı şehirlerde birbirlerini belkide aynı anda düşlüyorlardı, kimbilir kaç sokaktan dakika farklıyla karşılaşmadan geçiyorlardı. Kaç kez aynı anda aynı şarkıları dinlemiş, aynı yerlerden geçerken aynı hüzünle dolup taşmışlardı. Kimse bilmiyordu. Onlarda istiyordu geriye dönmek, yeniden elleriyle çiçekler ekmek ama dönemiyorlardı. Çünkü onlarda biliyorlardı, kendilerinin talan ettiği, terkedip güneşi de yağmuru da alıp götürdüğü bahçe darmadağınıktı artık. Hiç biri cesaret edemiyordu ardına bakmaya, dağınıkları toplamaya. Bilemiyorlardı ki dönseler güneş bir daha dönerdi oraya. Dönseler bürünür çiçekler en güzel renklerine ama bilemiyorlardı inatla.
En güzel yaşanacaklar zamanla eriyip gidiyor, bomboş arazi hala boşluğunu koruyor. Çocuklar korkak, çocuklar umutsuz. Eskiden hesabedemedikleri şimdilerde çekinmedikleri onların. Çiçekler solgun, çiçekler yalnız ve susuz. Yağmur ancak sahte korkuluğun gerçek gözyaşlarıyla uğruyor bahçeye. Güneş çoktan küsmüş çekip gidenlere. Suç çiçeklerin mi diyorum kalbimdeki bahçede. Suç geride kalanların mı hep? Gidenlerin neden hep daha az acır içi? Neden çabuk atlatıp yeni hayatlara alışıverirler aniden? Bizi çiçeklerimizle, yaşananlara şahit bu küçücük bahçede yaşama çabasına mahkum bıraktıklarındanmıdır ki?..


Aklına her eseni yapmamayı öğreniceksin Gizem!
Kafana vuraa vuraa öğrettiler bunu sana.
Yağmurun yağdığı ilk gece. İftardan sonra can sıkıntısına ıslanma amaçlı yağmur görmemiş insan olarak dışarı çıkma kararı aldım. Üşendim pijamalarımıda çıkarmaya, utanmasam terlikle çıkıcaktım da neyse. Sonra indim. Kapıda ayakkabılarımı bağlarken yağmurun güzelliğinde saçma düşünceler giriverdi aklıma. Dolu olan akbilim aklıma geldi. Gitmeliyim diye düşündüm. Kendimi mutlu etmeliyim çok az bi süre bile olsa. Görmeliyim. Yağmuru yüzümde hissettiğim gibi kalbimde de hissetmeliyim sayesinde dedim. Koşa koşa çıktım merdivenleri çantamı, cüzdanımı, akbilimi aldım evden. Kapşonumu takıp koştum caddeye. Sonra bi an durdum. Dejavu denilen şey tam olarak buydu. Düşündüm, en son ne zaman oraya gittiğimi, nasıl döndüğümü.. Gözlerim doldu yine. Yutkundum.. Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi heveslerim hayallerim bir anda yıkıldı. Başladı nedenler sonuçlar niyeler kafamda.. Dedim kızım Gizem. Büyü artık! Değiş ve vazgeç.. Vazgeçildiğin gibi vazgeç..
Sonra döndüm tek başıma oturup izledim yağmuru. Olsun dedim, hayat güzel şey neticede der F.D. ve gerçekten de öyle. Sonra düşündüm ki. İlk kez kendimi frenleyebildim bu defa ve durup beynimi kattım araya. Aslında delicesine isterdim, çok isterdim ama.. Zaten o kadar çok ama var ki hayatımda hep kalbimin bir köşesinde kalan. Bu da orada biryerlere sıkıştırıverilir, yokolur yakında..

Hangi kitapçıya giderseniz gidin içinde kendinizi kaybetmemeniz mümkün değil. O kadar çok kitap o kadar çok yazar var ki yerlisi de yabancısı da. En çok ilgimi çeken filmlerden uyarlanan kitaplar yada kitaplardan uyarlanan filmler ve bunlara olan ilgi. Adam boş zaman değerlendirme amaçlı aldığı korsan dvd ye hayran kalıyor, herhangi bir kitapçıda da kitabını gördüğünde “ah evet bunu okumalıyım abi nasıl filmdi ama” diyerek kitabı alıyor ve hayatında kitap okumamış bu adamın kitap okumaya başlaması bu sayede oluyor. Evet bir bakıma iyi hoş ama canımı sıkan neden birileri gözümüze sokmadan, birşeyler bizi etkilemeden bu kitabı alamıyoruz ve neden okumaya başlayanlar genelde yabancı romanlarla başlıyor?
Bu şu ki; her konuda olduğu gibi Edebiyat konusunda da kendimizi bilmiyoruz. Nasıl ki müzik, tarih, tiyatro vs. gibi alanlarda kendi geçmişimizden çok Amerika’nınkiyle ilgileniyorsak. Şimdilerde de İskender Pala, Halit Ziya Uşaklıgil’den haberimiz yokken Stephen King, Adam Fawer hastasıyız. Ha pardon saolsun Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Dudaktan Kalbe gibi diziler sayesinde bu kitapların satışında da bir artış sözkonusu hakkımızı yemeyelim. Peki neden? Kitap okumamız için ille de o kutuya bunları sokmaları mı gerek? Bu kitaplar son bir kaç senedir mi piyasadalar? Ama kitaba öyle büyük bir önyargımız var ki.. Kitap almak, kitap okumak, bunlara zamanımız yok asla, ama televizyonda o dizilerin saati hiç bir zaman kaçırılmaz.
Hiç bir şekilde yabancı kitapları okumuyorum, sevmiyorum, okumayın demem. Aksine Dostoyevski ye olan hayranlığımıda bi çoğunuz bilir. Kesinlikle Adam Fawer olağanüstü bir yazar. Nadine Bismuth okuduğumda evet işte ben diyebildiğim çok sevdiğim çok bilinmedik bir yazar. Ama sorun neden kendi Edebiyatımıza bu kadar ilgisiz olduğumuz. Neden Servet-i Fünun’u sadece , orada bize yazıldığı kadarıyla ve Edebiyat kitaplarımızda önümüze geldiği için biliyoruz? Bence tarihimizde edebiyat için binbir güçlüğe rağmen mükemmel eserler çıkarabilmiş o kadar yazarımız varken önce bunlardan başlamak yerine yabancı bir bilim kurgu kitabı okumak bunlara büyük saygısızlık olmazmı? Ama yine de biryerden başlamak gerek. Diziye ayırdığınız 2 saati kitaba ayırmak gibi mesela..

Gözlerine bir bak, nasılda parlak
Beni uğurlarken yine, yüzüme böyle bak..
Gözlerime bir bak, nasılda ıslak
Bana hosçakal derken, onlara iyi bak..
Ellerine bir bak, nasılda ufak
Bana hoşçakal derken, onlara iyi bak..
Ağlamadan, ağlatmadan,
Gitmeliyim şimdi burdan..

Sonlar yoktur hiç inanmam…
Hikayeler başlar..
Büyüyecek tüm çocuklar, küçülmeyen rüyalarla…
Bir şans daha, bir gün daha verselerdi bana, hiç korkmazdım anlatırdım sevgimi ben sana…

Ne kadar yağmur yağarsa o kadar güzelleşirdi yüzü
Toprak kokusuna karışıp ciğerlerime dolardı nefesi
Soğuktan titreyen elleri doldururdu içime yeniden yaşama sevincini..
Sonbahar yaprakları gözbebeklerindeydi
İri kahverengi çocuksu bakan gözleri..
Saçları ellerimle buluşunca çöl sıcağı olan bakışları..
Dokunulası, yumuşacık teniydi delice kendini özleten.
Ne zaman dokunacak olsam bi kelebek çırpınır dururdu kalbimin ta içinde
Aynalardan korkardım karşısında acizliğimi görmeye dayanamazdım
O olmasa yaşayamazdım..
Bana baktığı gibi aynaya baksaydı oda yaşayamazdı..
Geçirdiğim en güzel kış mevsimiydi, ardından ilkbahar..
Şimdilerde içimizde yersiz, dev kaygılar.
O şubat akşamı dokunduğum ellerin bana kaldı hatıra..
Hiç bulunamayacak ücra bir şehirde yaşandı sanki bunlar
Defalarca artık olamayacağımız arayıp bulamadığım o şehir..
Yaz mevsiminden nefret eden şehir
Özleyen
Özleten
Ama özlenilemeyen şehir..
..
Gizem Oluş’

mutsuzluğa programlanmış insanlarız biz.
en mutlu anlarımızı bile dakikalar sonra silip atabiliriz.
herşey olur ya herşey tamamdır. mutsuzluğa hiç bir sebep yok derken. hiç beklenmedik sebepler yaratırız.
yorgunum çok. sebeplerden sonuçlardan.
bağışıklık gibi bir şey bu. acıya bağışıklık. yaşananlara bağışıklık.
sanki aşinayım bişeylere hep önceden.
peki ne bu amaç. peki ne bu çaba. madem aynı şeyler olucaksa. madem aynı şeyler oluyorsa amaç ne.
ihtimaller.
ihtimalleri seviyorum ben.
hani sevebilme ihtimali. gülebilme ihtimali. bana ait olabilme ihtimalin.
bu gibi şeyler bağlarsa bağlar hayata. yoksa bende bilirim sadece ihtimalde kaldıklarını ve kalacaklarını.
sen olduğun sürece.
BiZ olamadığımız sürece.
ihtimalden ibaret bizim küçük çaplı mutluluğumuz.
eh bi ihtimal sevebiliriz belki.

yağamayan eylül yağmuru
uçamayan kuşlar
koşamayan bi at
yüzemeyen balık
susuz bi okyanus
gibiyim şimdi
hep bir yanım eksik sanki
olmadan yaşamayacağım bir yanım.
yaşıyorum.
demekki hala umut var.